Öldürmek istemese de, mecburdu her şeyi yıkmaya. Belki de gecenin uçsuz bucaksız üşüten yalnızlığında, küçücük bir yıldız ışığı ile başlayacaktı hayat.  Belki de ıssızlığı üşüten kar savruntuların arasında sadece başını kaldırıp yıldızlara bakması yetecekti. Uzak, soğuk düşler gibi uyanmalıydı hayata artık. Belki de kapamalıydı artık gözlerini tüm sıcak düşlere. Belki de her şey yıldız ışığının soğukluğunda gizliydi.

O’nun için belki de, sonsuz karanlıkta, uzak, cılız ışığa uçan kelebeğin cama vurması gibiydi yaşananlar. Oysa, kavrulan tenin yıldızlar altında çatlayan son tomurcuğuydu onun gidişi. Umut bahşedilemezdi, kalbinde boy atmadan hiçbir şey filizlenemezdi. Aynı yıldızlar altındayken acıtan, olmayan umutlara, olmayan ellerin değmeseydi. Savaş meydanlarında, ilk oku, ilk hançeri göğsünde istedi. Sonuna kadar saplanmalıydı öldürecek kadar. Hançeri tutan el bu kadar cesur değilse kendisi tamamlamalıydı soluğunu kesecek şahdamarın kesiğini.

Ne baharın kokusu sindirebilmişti onun kokusunu nede uçsuz bucaksız ufuklar unutturabilmişti gözlerini çünkü varlığı sonsuzluğu ısıtan güneş gibiydi. O’nun mevsiminde yağmurlar vardı, kendisinde ayaza kesmiş gözyaşları. Yine yolun belirsiz yaşanmışlıklarındaydı ama beklemek yada umut etmek için değildi, görebilmek içindi hayatı. Her şey gün gibi apaçık olması gerekirken kör karanlıkta yanlış yönü gösteren işaretlere inanmak istemiyordu artık. Yarınlara inanmayan ölümlerin gerçeği peşinde sürüklemesi imkansızdı ve kimseyi de inanması için sürükleyemezdi peşinden. Her şey asilikle başlardı,  her şey yeniden yaratmakla anlam kazanırdı. Her şey sevmekle başladıysa geride kalanların yanlışlıklarını taşıyacak bir dünyayı büyütmenin anlamı yoktu. Başkalarının sorgulamasını istediği soruyu belki de kendisine sormalıydı. Yalan yıkık dökük bir hayatı neden sürükleme çabası içindeydi?

O; yaşam telaşı içinde unuttuğu duygularıydı, yaşam içinde kaybettiği umutlarıydı, yeniden doğmak için başlattığı savaşın gerçekliğinde savaş meydanlarının korkusuz kılıcıydı, ölümün soğuk yüzüne inat sonsuzluk içinde büyüttüğü evrenselliğiydi. Kimdi? sorusunun apaçık cevabıydı, hayatın kıyısı ile asiliğin sınırını belirleyen ateş parçasıydı, yok olmayan izleri bırakan tarihin mührüydü.

Ateşin ortasında sonsuza kadar yanmak, acının anlamıydı. Uyanma vaktiydi; paslanmış yüreklerden, yarını olmayan dünlerden korkmanın zamanı çoktan geçmişti. Donmuş bir geleceğin yapmacık çiçeklerini büyütmek kadar saçma, kandırmacanın ortasında gülünç bir hayatı kucaklayan yalanlar kadar sahte, drama oyuncuların yüzündeki maske kadar sahiciydi yaşanılanlar. Bir bir sönen köhne kentin yalan düşlerinden ayrılma zamanıydı.

Yitik bir coğrafyada, yitirilen hayatların doğumunu kutlamak gibi anlamsızlığı sırtlamışken yüzleşmekten başka şans bırakılmamıştı kaderine. Belki de en büyük cezaydı kendisine verilen, belki de en ağır yüktü taşıyamadığı ama her sabah omurgasızlar gibi vazgeçmektense, her sabah yalanlara göz kapaklarını açmaktansa, her gece acıyla sabahlamak ödüldü. Bir filiz vardı O’nun bu kente bıraktığı, dünyaya bir daha gelmeyecek şarkının melodisiydi duyduğu, hayatın anlamıydı bırakacağı.  Zamanın unutturamadığını zamanın göğsüne saplayıp gitmekti veda, meydan okumaktı afyonlu kandırmacalara, ve bitirebilmekti acıtmadan, avunmadan. Anlamsızlıklıklar içinde bir anın sonsuzluğa taşınması gibi bitirecekti, ellerine sonsuzluğu hediye edip öyle veda edecekti.

sevginin simetriği