Birkaç cılız ışık, birkaç küçük anı, ya da sabaha doğru soğuk iklimlerden uykulu gözlerle geçilip gidilen saçmalıklar kadar değerli. İçini üşüten bozkır rüzgarları kadar sabahın öldüresiye yalnızlığı. 14 şubat teslimiyet bayrakların çekildiği gündü 14 şubatın canı cehennemeydi. Yüzleşemedikten sonra kendisiyle, hayat fırlayan merminin boş kovanı olmaktan öteye değildi.

Bitmişti artık, bir daha olmayacaktı. Yolun bir kenarında durup rüzgarlarla dans ederken veda etmişti. Yollar konuşamazdı sarı hatıraları. Susmuştu sadece. Belki de susturmak istediği duygularının acizliğiydi, belki de sağanaktan önceki ilk yağmur taneleriydi dayanılmaz sandığı acıları. Her şey bir bütündü aslında, tasma takan duygular değildi. Esaret; duygulara sığınıp yalanların gölgesinde aciz kalmaktı. Her şey şarlatan bir hayata kılıftı. Güçlü olmak zorundaydı çünkü hayat devam edip gitmiyordu bu kadar anlamsızlık içinde, hiçbir şeye anlam yükleyemezken nasıl inanabilirdi geleceğe. Bir gelincik alevinde elinde kalan tek şey, başı koparılan kökleriydi.

Yollar vedasız ayrılıklardı, her gün doğan güneşe aynı acıyla uyanmaktı. Yollar yok oluşların son uzantılarıydı. Geriye dönüp bakamayacak kadar cesaretsizlikti. Yollar kara kışta kapanan beyaz ölümdü. Sevgisizlikti. Bitip tükenmeyen umutsuzluğun sokak lambalarıyla dansıydı. Kavuşmak varken yollar ayrılıktı. Sevginin yeni tanımıydı, dibini deşene kadar bilinçaltının en ücra köşesindeki aşağılanmışlıkların cesurca ortaya koymaktı. Madem yollar mutsuzluktu, belki de ifadeleri değiştirecek yeni yollar zamanıydı.

Artık her sabah aynıydı. Puslu, her şeyi silen sisler içinde, yine her şeyi anlamsızlaştıran zamanlardı. Yaşanmışlıkların baharı olmadan, yaşayabilmek mi böyle sabahları, yoksa gelinciklerin en küçük rüzgarda uçuşup giden yaprakları kadar mıydı umutları? Birazdan kar yağar kapatırdı her şeyi, ama kapatmak istemediği bıçak sırtı, çocuksu duyguları? Her şey kar altında kalırdı, Her şey anlamını yitirirdi, her şey üşüyen serçelere dönerdi. Her şey donuklaşırdı hayat gibi. Umudun rüzgarı diner, gelincikler kadar hassas gelincikler kadar kırılganlık kalırdı.

Hiç bir zaman çocuklar gibi şımartılmadan, kendisine sunulan tek şey ise güçlü olmaktı. O’ysa onu sevmek buz kesmiş bir coğrafyada soğuk karların arasında kardelen filizine dokunmaktı. Kısa olsa da ömrü baharı müjdelemekten asla vazgeçmezdi. Kendisi için olmasa da yitmekte olan umutlar için olmalıydı.

Güçlü olmak, hayatta ilk defa karşılaştığı duygularından arınmak demek değildi. Güçlü olmak, bu duyguları kırmızı çizgilerle sınamak ta değildi. Yaşamdan kazandıklarının üstüne ekleyebilmekti. Güçlü olmak,sabrın korkunç pençelerini içinde hissedebilmekti. Her zerresinde yaşadığı canının acısını gözyaşlarına satmamaktı. Zamanın her şeye ilaç olmadığını keşfetmekti. Güçlü olmak cesaretti. Korkakların yaptığı gibi kendinden ödün vermek değildi. Yaranın üzerini kapatarak alttan kanamasına göz yummak hiç değildi. Güçlü olmak yeri geldiğinde hiç bir şeyi geride bırakmadan çekip gidebilmekti. Tüm duygularını, tüm acılarını sırtlayarak yok olmayı göze alabilmekti. Güçlü olmak; her şeye sıfırdan başlama ümidi olmadan hayata başkaldırıydı. Güçlü olmak, seçenek olmayı kabullenmemekti. 

Sevginin Simetriği

sevginin simetriği